Tekrar Buluşma Yeri
Bu sabah uyandığınızda içinizde açıklayamadığınız bir huzur, sükunet ve hafiflik hissediyorsanız, örneğin her gün suladığınız çiçeğiniz size daha güzel görünüyorsa ya da tam olarak hatırlayamadığınız hoş bir rüya gördüğünüzü düşünüyorsanız, hatta hâlâ kendinizi o rüyanın içindeymiş gibi hissediyorsanız dikkat edin. Çünkü bugün,daha önceyüzlerce defa geçtiğiniz yolun üzerinde, apartman bloklarının arasına sıkışmış eski küçük bir eve daha önce nasıl olupta farketmediğinize şaşarak bakacaksınız.
Oh, Allah’ ım nasıl da uyumuşum...Saat kaç? Bu gün işe gitmem gerekiyor mu? Yo, bugün tatil. İşte bu harika... Nasıl uykuymuş bu yahu? Güzel rüyalar gördüm galiba... Ama hiçbir şey hatırlamıyorum...Hava kapatmış yine, yağdı yağacak. Belki de ondan iyi uyudum... Yataktan şimdi çıkmazsam, bir daha çıkamayacağım... Yoksa hâlâ uykuda mıyım? Hadi kalk, kalk... Biraz çökelek, zeytin ve domates iyi bir kahvaltı için yeter. Gidip almalı, hem biraz yürüyüş olur. Yağmurda yürümeyi severim... Tanrım ne güzel bir gün!
Yağmurluğumu aldığım iyi oldu, ama o kadar soğuk değilmiş... Biraz fazla giyindik ama idare ederiz. Zaten bugün ne üşüyorum ne terliyorum, ağırlığımı bile hissetmiyorum... Hani soyunsam, hiçbir yağmur tanesi bana değmeyecek gibi...Hastalanıyor olmayayım. Aman dikkat, salgın varmış zira...Şu manolya ağacı ne güzel olmuş... Bir ağaca sevgini nasıl ifade edersin? Kedi olsa alır kucağına seversin; ağaca ne yaparsın? Yaprağını koparmaya kıyamazsın, geçer karşısına bakarsın, susarsın. Anlar mı acaba ağaç seni? Keşke evimin penceresinden bir manolya ağacı görünse... Bugün neye baksam güzel görünüyor. Hele şu çocuklara bak! Manolyalı evin bahçe duvarına dizilmişler. Ne tatlılar. Çocukların saflığından kaynaklanan güzellikleri oluyor. Sonra büyüyoruz, hop iyi ruh gidiveriyor... Şunlarla biraz çene çalmalı, çok şirinler... Şimdiki çocuklar bir başka, ne güzel gülümsüyorlar. İnsanın yüreği taş olsa yufkaya döner. Biz böyle değildik vallahi, herşeyden çekinirdik, tedirgindik... Bu evde mi oturuyorlar acaba? Ne güzel bir evmiş!... Şurdan bin defa geçmişimdir, kafamı çevirip bakmıyorum. Böyle evler kalmadı artık. Devletin de koruyacağı yok, bir yıla kalmaz yerlebir ederler... Eskilerde bir zerafet varmış. Şu ev hem ne kadar sıradan, hem ne kadar ince, naif... Bahçe duvarları neredeyse kaldırımla bir olmuş. Eh, üstüste on kat yol yapılırsa olacağı bu... Bahçe kapısı duvarlardan yüksek. Nasrettin Hoca’ nın türbesine dönmüş. Duvarların üzerinde çocuklar biblo gibi, ne güzel.
Çok gösterişli olmasa da, iyi bir ustanın elinden çıkmış eserler yıllar geçsede değerini kaybetmez, sadece eskir, fiyatını kaybedebilir ama değerini kaybetmez. Tıpkı bu ev gibi
Bahçe kapısından cümle kapısına on adımlık arnavut kaldırımı var. Buradan kimbilir kimler geçti? Hepsinin ayak izi duruyor. Cümle kapısı tamamen açık. Penceredeki tığ işi perde nazlı nazlı salınıyor... Perdeden pek bir şey gözükmüyor. Galiba bir masa var arkada, ahşap. Üstünde sarı ışıklşı pirinç masa lambası... Herşey eski ama oldukça bakımlı görünüyor... İçerde bir adam var eminim... Hay Allah ne yapıyorum ben yahu? İşi gücü bıraktık elalemin evini gözetliyorum... Bir gören olacak, yanliş anlayacak sonra ayıkla pirincin taşını... Evin duvarları yılların yorgunluğuna dayanamamış, yer yer kabarmış. Ama belli ki ilk pes eden olmak istemiyor... Şimdilik dökülmeye niyeti yok. Üst katın kepenkleri kapalı... Bahçede başka ağaçlar da var; yenidünya ve erik. Babaannemin bahçesi de böyleydi. Rüzgar estikçe ağaçların gölgeleri meşe oynadığımız sert toprağın üstünde gider gelirdi.
Küçükken, bir akşam anne ve babam eve dönmede gecikmişti. Hava kararmıştı, evde yalnız bekliyordum. Endişem korku ve paniğe dönmüş nihayetinde pencereye burnumu dayamış, bildiğim duaları peşpeşe sıralıyor, bizim külüstürün farlarının sokağı aydınlatmasını bekliyordum. Nihayet araba sokağın başında görünmüş, bir anda bütün endişelerim korkularım yok oluvermiş içimi sonsuz bir sevinç kaplamıştı...Nasıl oldu, nerden aklıma geldiyse, şimdi bir an o sevince benzer bir duygu doldu içime...
Bu eski ama bakımlı evde esas şaşırtıcı olan, açık duran cümle kapısının üzerindeki siyah üzerine beyaz firça ile yazılmış özenli bir tabeladır
Vay canına! Demek durası bir ev değilmiş... Bir nevi ticarethane. İyi de ne yapıyorlar acaba içerde? Kafeterya, lokanta falan desem... Hiç benzemiyor... Kapı açık ama içerde kimse görünmüyor. Girip sorsam mı acaba? İyi de ne soracağım? “Siz burada ne yapıyorsunuz” diye sorulmaz ki; küçük bir çocuğun orkestra şefine ne yaptığını sorması gibi bie şey... Ben nereye gidiyordum? Ha, sahi çökelek almaya. Nereden takıldım be eve?
Kapıdan girme cesaretini gösterirseniz, ardınıza baktığınızda, bahçede oynayan çocuklar, satıcılar, caddede koşuşturanlar, trafiğin uğultusu, bunların hepsi, sizin bulunmadığınız ve hiç bir zaman ulaşamayacağınız bir zaman ve mekana aitmiş gibi görünür.
Kapının zili yok galiba. Açık kapıya vursam... Bahçe buradan daha güzel görünüyor... Çocuklar bahçeye girmiş. Yuvarlanıp oynuyorlar ama kimse incinmiyor... Şu bahçenin dışındakiler sanki burayı hiç göremiyor. Tıpkı benim bugüne kadar göremediğim gibi. Çığlık atsam beni duyabileceklerini zannetmiyorum... Belki bahçedeki çocuklar duyabilir... Yine garip düşünceler kafamda. Eve gidince aspirin alayım... İki tane... Buraya kadar geldim iki adım atıp gireceğim. Ölüm yok ya ucunda!
Vay canına! Ne kadar huzur dolu! Beklediğimden güzelmiş, hem de sessiz. Ne oldu o caddenin gürültüsüne?... Burada çıt çıkmıyor. Hey! O da kim?... Hay allah, aynaymış. Tam kapının yanında. Çıkarken bakıyorlar herhalde... Eski bir ayna ama yine bir zerafet var. Çerçevesi ahşap ve çok temiz gösteriyor... İyi görünüyorum, kendimi uzun zamandır bu kadar beğenmemiştim... Burası eskiden evin oturma odasıydı herhalde. Eski evlerin çoğunda sokak kapısı oturma odasına açılır. Evin beyi kapıdan girince hemen kendini salonun ortasında buluverir. Çocuklar birden babalarını görür, sevinir... Kapının solunda tahta masa var, üzeri son derece düzenli. Sarı ışıklı masa lambası üstünde, yanık. Diğer tüm duvarlar kitap dolu. Hatta yetmemiş duvardan dikmeler halinde raflar çıkılmış, onlar da tamamen dolu. Kitapların çoğu deri kaplı. Bunlar çok değerli kitaplar ama satılık değil. Ah, evet, orada bir adam var, buranın sahibi. Raftan bir kitap alıyor, kapağını açıyor, sonra birinci sayfasını açıyor. Biraz okuyor, ardından yavaşça kapatıyor. Elindeki beyaz bez parçası ile tozunu alıyor ve özenle yerine koyuyor. Siyah takım elbisesi var, zayıf, kır saçlı ve zinde. Beni farkettiğini biliyorum ama hiç oralı olmuyor. Tıpkı müşterisini rahatsız etmemek için onları kendi halinde bırakan işinin ehli bir tezgahtar gibi. Arkamı dönüp gitsem istifini bozmayacak ama burada olduğum için rahatsız değil.
Evet evet, şimdi herşey anlaşılıyor. Demek bu adamın işi birbirinin izini kaybetmiş eski dostları buluşturmakmış. İsterseniz burada buluşturuyor, veya dışarıda, nerede isterseniz… Peki tüm bunları nereden biliyorum ben? Daha bu adamla hiç konuşmadım ki! Bu evde bir gariplik olduğunu farketmiştim. Hemen çıkmalıyım buradan, hemen!… Adam hâlâ bana bakmıyor… Biraz abartıyorum galiba… Ne yapsam ki?
Evsahibine selam verin. Size nazikçe gülümseyecek, sizi ahşap masanın önündeki üzeri minder kaplı gıcırdayan tahta sandalyeye davet edecek, karşınız oturacak ve birkaç dosyanın ve kalemin itina ile yerleştirildiği masanın üstündeki kösele dosyayı aralayacak, içinden bir boş beyaz kağıt çıkarıp sizi dinleyecektir.
Şey, evet ne söylesem? Kim olabilir? Onu bulabilir mi acaba? Çok uzun zaman oldu. Liseden sonra görüşmedik. Oysa içtiğimiz su ayrı gitmezdi... Daha küçücükken beraber oynardık... Bir metrelik kumdan tepe vardı. İkiye bölünürdük. İki ayrı ordu. Tepeyi fethetmeye çalışırdık. Biz hep aynı ordudan olurduk. Ayırırlarsa oynamazdık ikimiz de. Herkes bildiğinden teklif eden de olmazdı zaten. Şimdi ne yapıyor acaba? Nasıl da ayrı düştük… Bulabileceğini söylüyor. Kendinden emin. Onunla ilgili bilgiler soruyor. Söylerim tabii. Adı, soyadı, en son nerede gördüğümü, boyu, yaşı kilosu, hepsini söylüyorum. Ne söylesem önündeki kağıda hızlı hızlı yazıyor. Komutanından talimat alan, hafızasına güvenmeyen bir subay gibi… Yazısını okumak mümkün değil, kargacık, burgacık. Nerede buluşmak istediğimi soruyor. Farketmez, bir parkta olabilir. Buluşalım yeter. Şimdi benimle konuşmuyor. Aldığı notlara uzun uzun bakıyor… Onunla buluşabileceğimi söylüyor… Hala çok ciddi. Bana kızıyor mu acaba?.. Belki de çok bayağı buluyor. Çok mu bayağı davranıyorum?.. Yo, bu kadarı da fazla! Elime bir kağıt verdi, buluşacağımız yer ve zaman yazıyor. İyi ama nasıl olur daha onu aramadı bile. Bu adam benimle dalga mı geçiyor?
Buluşma yerine zamanında giderseniz beklediğinizden çok daha genç ve sağlıklı bulacağımız yakınınız ile orada buluşup doyasıya sohbet edebilir, zamanı unutabilirsiniz. Ona kendisini buraya getiren şeyin ne olduğunu sorarsanız, size kibar bir beyefendinin telefon ettiğini ama yerini ve zamanını hatırlayamadığını, yine de bunun pek önemi olmadığını söyleyecektir ve tam olarak açıklayamadığımız bir güç, belkide tüm bu yaşadıklarınızın bir rüya olduğu ve bu tılsımlı rüyanın birden sona erebileceği kaygısı daha fazla sormanızı engelleyecektir.
* * *
İşte yine o ev…Neydi? Evet, Tekrar Buluşma Yeri… Ne kadar oldu? On günü geçti galiba. Doğrusu iyi iş becerdi. Yine girsem mi? Ne diyeceğim bu sefer? Başka yakınımı bulmasını mı?.. Geçen gelişimde para da vermedim. Teklif etmeli miydim acaba? Yoksa ayıp mı olurdu?.. Bu adamda bir ululuk var. İyi ama ne yer, ne içer bu adam, para almıyorsa? ..Bana büyük bir iyilik yaptı. Onu yok yere meşgul etmek istemiyorum. Hiç olmazsa kapıdan selam vereyim. Yaptıkları için teşekkür eder giderim... Belki para konusunu kendi açar.
Kapı yine açık. Evet, kendisi orada. O kim! Hay Allah, alışamadım şu aynaya. Bu ayna beni olduğumdan güzel gösteriyor. Aynanın içinde başka biri yok değil mi? Hayır yok. Görüntü de benimle hareket ediyor, kayıtsız, şartsız... Yine kitapların arasında, sırtı bana dönük, elinde bir kitap var, okuyor... Burada olduğumu farketti, eminim. Kitabı kapattı, yerine koyuyor. Bana doğru geliyor. Elimi sıktı. Hemen masaya davet etti. Yine beyaz bir kağıt çıkardı, dileğimi soruyor… Ben aslında teşekkürlerimi sunmak için gelmiştim. Başını hafifçe sallıyor. Hiç gerek yok anlamında. Yine çok ciddi. Kalemi kağıda dokunmaya hazır beni bekliyor... İnsanlara karşı borçlu olmayı sevmem ben. Onlar bana borçlu olsun daha iyi. Bu adama borcumu nasıl ödeyeceğim? Hâlâ beni bekliyor. Ne desem?
Bu fırsatı iyi değerlendirin ve ondan sizi ölmüş bir yakınız ile buluşturmasını isteyin
Bu sefer çizmeyi aştım galiba. Şimdi beni kapıdışarı edecek… Hiçbir şey söylemiyor. Dolmakalemin kapağını kapattı. Masanın üstüne koyuyor. Şimdi yavaşça gözlüğünü çıkardı. Kılıfına koyuyor, sonra ceketinin üst cebine. Ellerini kavuşturdu ve masanın üzerine koydu. Bana hiç bakmıyor. Masaya bakıyor yada ellerine. Hiç konuşmuyor. Kızdı galiba. Haklı tabii. Adam küçük bir iyilik yaptı, hop tepesine bindik. Ne arsızım. Gelecek ziyarette para falan isterim herhalde. Hay Allah! Ne budalayım ben. Özür dilesem mi acaba?…Yoksa kızmadı mı? Yüzünden bir şey anlaşılmıyor ki. Hep ciddi. Kılı kıpırdamıyor…Başım öne düşüyor. Yüzüne bakamıyorum... Pantolon kumaşının deseni gözüme takılıyor. Nereden hatırlıyorum bu deseni? Evet evet, küçükken annemle kumaş almaya gitmiştik. Ben zıpırlık olsun diye kimse farketmeden, bir kumaşın her yerine sakızımdan parçalar yapıştırmıştım. O kumaşın deseni aynen böyleydi. Sonra anneme söylemiştim marifet gibi. O önce hiçbir şey dememişti. Üç gün sonra manifaturacının kendisini aradığını söyledi. Sakıza bulanmış bir kumaşı çıktığını, benden şüphelendiğini, bu konuda bir şey bilip bilmediğini sormuş. Annem bu konudan zaten haberdar olduğunu, telefon etmese de dükkana gelip kumaşın parasını ödeyeceğini söylemiş ve ödemiş de. Allahım nasıl utanmıştım. Tıpkı şimdi utandığım gibi. Annemin halimi görüp, aslında böyle bir şey olmadığını, bütün bunların ders almam için uydurduğu bir hikaye olduğunu söylemesi bile utanmamı engelleyememişti. Hayatım bir şeyler yapıp, sonra yaptığım şeylerden utanmakla mı geçecek benim?… Evet, kesinlikle bu desendi… A a, adam gitmiş! Hiç ses çıkarmadan. Hey! Aman Allahım! Bu o, karşımda oturuyor!
Tıpkı buraya ilk geldiğinizde buranın sahibi olan adam hakkındaki tüm bilgileri hiç konuşmadan öğrendiğiniz gibi, size en güzel haliyle, sevgiyle gülümseyen yakınınızla tek kelime konuşmadan saatlerce sohbet edebilir, ona dokunabilir, sarılabilir, bahçede gezebilir, hasret giderebilirsiniz.
Neredeyse akşam oluyor. Ne güzel sohbet ettik. Sanki hiç ölmemiş gibi... Tanrım sana şükürler olsun... Yağmur çiseliyor. Artık gitmesi gerekiyormuş. İçeri girelim diyor. Keşke kalabilse, ama gitmek zorunda biliyorum... “Yine görüşeceğiz zaten hep beraber değil miydik?” diyor…Evet tabii, öyle ama…Beni aynı sandalyeye oturttu… Elim ayağım kesildi…Gözyaşlarımı tutamıyorum…Beni böyle görmesini istemezdim…Hiçbir şey söylemiyor. Sadece sağ eliyle yanağımı okşuyor…Tanrım, gözyaşlarım yağmur gibi…Gözümü açmaya çalışıyorum ama hiçbir şey göremiyorum…Şimdi beni öpüyor, yaşlı gözlerimden… Tanrım… Hoşçakal… Hoşçakal…
Evet, kendimi toplarlamalıyım… Evet gitmiş… Yolun açık olsun… O da ne! Ev sahibi masasına oturmuş… Son gördüğüm gibi yine önüne bakıyor… Beni böyle gözüyaşlı görmemeli… Faklat gözlerim kuru, yaş yok… Kendimi bitkin hissediyorum. Yanıma geldi. Bana yardım ediyor. Kapıya kadar geçiriyor. Minnettarlığımı ifade etmek için söz bulamıyorum. Yine hafifçe başını sallıyor. Bana bir şey söylüyor. Net bir ifadesi var. İlk kez sesini duyuyor gibiyim. Kalın etkili bir ses:
“Buraya ancak bir kere daha gelebilirsiniz dostum”
* * *
Bir aydır düşünüyorum, ama başıma gelenlerden bir şey anlamıyorum.. Zihnim çok tembel. Yorum yapamıyorum…Tekrar Buluşma Yerine sadece bir kez daha gidebilirim… Kendime ne öğrendiğimi soruyorum; hiç, koca bir hiç. Peki ya hayat bana ne öğretti? Bunca yıl boşuna mı harcandı? Gelecek yıllar ne getirecek?… Şu eve bir an önce gideyim. Sınıfta kaldığını bildiği halde sınav sonucunu öğrenmek için okula gitmeyen haylaz bir öğrenciden farkım yok. Evet, yola düşmeli.
İşte yine kapının ağzındayım. Hiçbir şey değişmemiş. Açık kapı, tığ işi perde… Evet, ayna. Bu kez şaşırmayacağım. Sanki yine farklı gösteriyor… Biraz yaklaşmalı… Çok yaklaşınca netlik boluluyor gibi… Ayna camında bir şey var galiba. Yaklaşıp cama bakmak gerekiyor, ama her seferinde gözüm aynadaki görüntüme takılıyor. Bakışlarımı cama odaklayamıyorum. Biraz çaba göstermek gerek. Evet sanki ayna üzerinde ikinci bir kat ayna yapıştırılmış gibi. Çok özene yapılmış. İlk bakışta görmek mümkün değil. Bu bir desen galiba. Hayır bir yazı. Okumak için neredeyse burnumu aynaya değdirmem gerekiyor. Bakışım aksime kayıyor. Gözlerimi ayna üzerinde kaydırarak yazıyı okuyabiliyorum… Evet şöyle yazıyor:
“Kendinizle buluşun”
Ne demek oluyor bu? Bu evin bir bilmecesi daha. Ah, işte ev sahibi geliyor. Elimi sıktı, bu kez hafifçe gülümsüyor. Beni tebrik ediyor, ama niye? Artık buraya ve kendisine ihtiyacım yokmuş. Ne demek istiyor? Aynadaki yazıyı mı kastediyor? Ben o yazıyı tesadüfen gördüm. Aslında bu eve girmem bile tesadüf. “Tesadüf diye bir şey yoktur” diyor. Peki şimdi ne yapmam gerekiyor? Bu soruyu en güzel benim cevaplayacağımı söylüyor. Beni bahçe kapısına kadar geçiriyor. Veda ederken söylediği söz aklımdan çıkmıyor
“Sevgiye muhtaç değil sevginin ta kendisi olun”