Biz gideriz ormana hey ormana
Bizim ufaklık ateşlendi, hemen doktora gittik. Şükrü Bey bizlere çocuk hastalıkları hakkında tibbi bilgi vermeyi çok seviyor. Uzun uzun anlattı; büyük ihtimalle viralmiş, yani grip. Fakat enfeksiyon olma ihtimali de varmış. Grip olduğunu varsayarak tedaviye başlayacakmışız. İşe yaramazsa antibiyotik tedavisi gerekebilirmiş. Ucunda pamuk olan uzun bir çubuğu Sefa’ nın boğazına değdirdi, laboratuvara göndermek üzere salgı örneği aldı. Laboratuvar sonucuna göre kesin karara varabilecekmişiz. Sonra insan boğazının bakteryel durumunu anlatmaya başladı. Boğazımız, sadece hasta olduğumuzda değil, sağlıklı olduğumuzda da, çok sayıda bakteri ve mantar içerirmiş. Laboratuvar testlerinde bu oranların makul seviyede olup olmadığına bakılırmış. Boğazın bakteri ve mantarlardan tamamen arınmış olması gibi bir durum söz konusu olamazmış. Hasta olma hali bir bakterinin kabul edilebilir sınırların üzerinde üremesi durumunda oluyormuş. Sonra bir örnek verdi: Aynı bir orman gibi düşünün dedi. Ormanda tavşanlar, ağaçlar, kuşların yanında fareler de var. Bir orman fare olmadan düşünülemez ama fare sayısında anormal bir artış olması durumunda ormanda yolunda gitmeyen birşeyler var demektir dedi. Bu durumda ormanda fare yiyen nüfusu güçlendirmek gerekirmiş; yani ilaç. Sonra tıpkı doğada olduğu gibi insan vucudunda da bu dengenin kendi kendine kurulmasının daha makbul olduğunu söyledi. Gereksiz yere ilaç almanın ormandaki fare sayısını bir süre için gereğinden fazla düşüreceğini, bu durumda fare ile beslenen nüfusun da aşırı düşeceğini, böylece gelecek ilk fare saldırısında ormanın yine fareden geçilmeyeceğini anlattı.
Bizim doktorun orman fare benzetmesi bende bazı çağrışımlar uyandırdı. İç dünyamızda olan bitenlerle Şükrü beyin anlattıkları arasında bir benzerlik kurulabilir mi diye düşünmeye başladım? Bir deneyelim dedim: İçimizde bir orman var. Bu ormanda meyva ağaçları, su kaynakları, çiçekler de var fareler, örümcekler, akrepler, küfler de. Yani sevgi, şefkat, aşk, yardımseverlik gibi iyi duyguların yanında korku, nefret, kıskançlık, şiddet de.
İçimizde bir orman var dedik, ama aslında biz orman değiliz; biz ormanı yöneten ona müdahale etmeye çalışanız, yani doktoruz. Orman coğu kez bize karanlık ve çekilmez görünüyor. Onu incelemek bizi yoruyor, bazen fare nüfüsunun artmış olduğunu farkediyoruz. Genellikle fareler iyice azıtıncaya kadar ormanla ilgilenmiyoruz, yok sayıyoruz. Nihayetinde hasta duygular dört yanımızı sardığında, artık nefes alamaz hale geldiğimizde çözüm arıyoruz, müdahale ediyoruz. Bazen ormanın iyi görünmesi için her tarafa çiçek ekmeye çalışıyoruz; yani örneğin içimizdeki kıskançlık duygusunu bastırmak amacıyla iyilikler yapmaya, sevecen görünmeye çalışıyoruz. Bazen de fareleri öldürmek için yılanlar üretiyoruz; yani kıskançlık duymamıza sebep olan şeye biz de sahip olmaya çalışıyoruz, bu yolda hırslanıyoruz, saldırganlaşıyoruz. Böylece çiçek ekerek veya yılan üreterek ormanın doğal dengesine müdahale etmiş oluyoruz yani ilaç kullanmış oluyoruz.
Gelgelelim ne yaparsak yapalım orman hayatı bir türlü dizginlenemiyor. Adeta Şükrü beyin dediği gibi ilaç tedavisi, yani müdahale bazen geçici bir rahatlama sağlamış gibi görünse de bir sonraki ataklar için bizi daha zayıf düşürüyor. Çünkü zihin, yani ormanın doktoru şöyle diyor: Bu daha önce olmuştu ben bazı ilaçlar verdim ama yine oluyor, demekki bu ilaç fayda etmiyor. Şimdi ne yapacağım hangi ilacı kullanacağım?
Bazen güzel anlar da oluyor. Biz hiç de ormanla ilgilenmiyorken güneş çıkıyor, kendiliğinden çiçekler açıyor, içimizi huzur kaplıyor. Ama bu genellikle kısa sürüyor, ne olduğunu anlamadan orman bize kötü yüzünü göstermeye devam ediyor, bizi korku ve çaresizlik çukuruna çekiyor.
Şimdi bir grupla ormanda bir günlük gezintiye çıkalım: Sabah herşey güzel başlıyor, hava güzel, güneş doğuyor. Sonra ilerliyoruz, büyük ulu bir ağacın altında bir hayvan ölmüş yatıyor. Leş kokusu her yanı kaplamış. Kurtlar, böcekler, leş yiyiciler ölmüş bir hayvanı delik deşik ediyor. Oradan uzaklaşıyoruz, bir pınara ulaşıyoruz, orada biraz su içiyoruz, dinleniyoruz. Derken hava kötüleşiyor, yağmur ardından dolu başlıyor. Korunaklı bir yere kaçana kadar bir hayli ıslanıyoruz, üşüyoruz. Derken yağmur kesiliyor, ateş yakıp ısınıyoruz. Bu sırada bir yaban domuzu üzerimize doğru koşuyor. Telaşlanıyoruz, onu korkutup uzaklaştırıyoruz. Gün sona eriyor geri dönüyoruz.
Gezinin sonunda birinci grup şöyle diyor: Berbat bir gündü. Kokuşmuş hayvanlar, iğrenç yaratıklar gördük, sucuk gibi ıslandık, vahşi hayvanların saldırısına uğradık. Orman belki güzel olabilir ama kokuşmuş hayvanlar mutlaka toplanmalı ve gömülmeli. Ani yağmur tehlikesine karşı korunaklar yapılmalı. Yaban domuzları çok sayıda ve belli ki aç. Sayıları mutlaka kontrol altına alınmalı
Bu grup ormanı kendi doğrularıyla, kendi kurallarıyla, bazen zor kullanarak yola getirmek isteyen gruptur. İç dünyasına yapacağı yolculukta hoşlanmadığı özelliklerini yola getirmeye, dizginlemeye uğraşır durur. Tabii genellikle hayal kırıklığına uğrar; ne kokuşmuş hayvanlar toplamakla biter ne de domuzlar. Örneğin hiddetini görür ve bu hiddeti yok edeceğim der. Kurallar koyar yeminler eder. Ne var ki, gün olur hiddet yine hortlar. Hedef ulaşılamayan şey olur, didişme, çatışma sürer gider.
İkinci grup söyle diyor: Harika bir gün geçirdik. Güneş parlıyordu, buz gibi bir pınardan su içtik, ateş yakıp ısındık, yağmur bile harikaydı. Bir daha gitmek ister miyim? Şey, bilmem ki, yani bazı tatsız şeyler de olmadı değil. Belki ormanın bir bölümünü çit ile kapatabiliriz. Bu bölümü çimledirebilir, güzel çiçekler ekebiliriz, yağmur için korunaklar yapabiliriz. Hem böylece vahşi hayvanların bu bölgeye girmesi de engellenmiş olur.
Bu grup herşeyin iyi yönünü görmeye çalışan gruptur. Kötü şeyleri yok saymaya onları güzel şeylerle örtmeye çalışırlar, kötü düşünceleri kendilerine yakıştıramazlar. Bu yüzden ormanın tamamına girmektense bir köşesinde temiz bir dünya yaratmaya çalışırlar. Derken gün olur domuzun biri veya kokuşmuş bir hayvan çitleri aşıverir. Sevgi dolu olduğu sanılan iç dünya azgınlaşır, kükrer. Hiddet, şiddet, kıskançlık gibi yüzlerini gösterir. Bir süre sonra sakinleşir, bu kez nasıl olup da bu hale geldiğine şaşırır. Kurduğu küçük temiz dünyaya olan güveni sarsılır. Genellikle yarattığı küçük dünyayı gözden geçirme, onarma, daha da güzelleştirme çabasına koyulur; ta ki gelecek fırtınaya kadar
Üçüncü grup ise şöyle der: Değişik bir gün geçirdik. Türlü güzellikler de gördük, midemizi kaldıran görüntülerle de karşılaştık. Buz gibi pınardan su içmek harikaydı ama domuzlar bizi adamakıllı korkuttu doğrusu. Yine gitmek isterim. Çünkü biliyorum ki her gittiğimde yeni maceralarla karşılaşacağım yeni küçük keşifler yapacağım.
Bu grup için orman neyse odur. Ormanı olduğu gibi kabul ederler. İç dünyalarına yaptıkları yolculuklarda güzel duygularının yanında öfke, hiddet ve hırslarını da keşfederler. Ne var ki, “Orman neyse odur” düşüncesi zaman zaman bu grup üyelerini tembelliğe, atıllığa itebilir. Değişim çabalarının kargaşaya sebep olduğunu düşünür, “ben buyum, böyleyim” derler. Böylece ormanı, yani iç dünyalarını durağan kabul ederler ve orman gezilerini azaltırlar ve hatta sona erdirirler. Artık orman gidilip incelenen keşfedilen şey olmaktan çıkmış ve bir kelimeye indirgenmiştir. Oradadır, ne olduğu malumdur ve gerektiğinde kullanılacaktır. Böylece bazen birinci bazen ikinci grup gibi davranmaya başlarlar. Ancak bu kez de bu eski gezilerdeki ışıltının şimdi artık nadiren canlanıp sonra zayıflayan cılız bir kandile dönüşmüş olması onları mutsuz eder.